
Toplumsal çürümeyi kendi ellerimizle büyütüyoruz

Toplumsal çürümeyi kendi ellerimizle büyütüyoruz
Büşra Nur Bayrak / İstanbul
Türkiye son günlerde peş peşe gelen okul saldırılarıyla sarsılıyor. Şanlıurfa’nın ardından Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırıda 10 kişi hayatını kaybetti, 9’unun öğrenci, 1’inin ise öğretmen olduğu bildirildi. Dün Şanlıurfa, bugün Kahramanmaraş, yarın belki başka bir şehirde… Henüz hayatın eşiğinde olması gereken çocuklar, ya kurban oluyor ya da fail. En ağır soru da burada aklımıza geliyor. “Bir çocuk neden okul sıralarında kalem tutması gereken yaşta kalkıp silaha uzanır?”

Bu soruya tek bir cevap vermek, suçu hep başka yerde aramak kolaycılık olur. Bu meseleyi bireysel bir öfke patlamasıyla açıklayamayız, çok katmanlı bir toplumsal çözülmenin sonucu olarak görmek zorundayız. Saldırılar gündeme geldiğinde hep aynı şeyleri konuşup duruyoruz, önlemler artırılmalı diyoruz ama karşımızda yalnızca güvenlik sorunu yok. Aileden eğitime, hukuktan medyaya, kültürden dijital dünyaya kadar uzanan ve geleceğe dair hatırlatma yapan tehlikeli bir alarm var. Çok yüksek sesle çalmaya devam ediyor. Biz bu alarmı duymamazlıktan geliyor ve hep erteliyoruz.
Hiçbir çocuk dünyaya saldırgan olarak gelmez. Bugün çocuk yetiştirme anlayışımızda ciddi bir savrulma yaşanıyor. Bir yanda sevgiyi sınırsız serbestlik sanan ebeveynler, diğer yanda çocuğuyla hiç temas kurmayan aileler… “Özgüvenli olsun” diye fütursuzca şımartanlar, “kırılmasın” diye hesap sormayanlar, “mutlu olsun” diye her istediğini yerine getirenler var. Sonuca baktığımızda da karşımıza güçlü şahsiyetler yerine engellenmeye ya da gerektiğinde yol gösterilmesine tahammül edemeyen karakterler çıkıyor. Oysa çocuk, hayatın merkezine konulunca ve dünya sadece onun etrafında dönüyormuş gibi olunca değerli olmaz, sorumlulukla büyütülünce olgunlaşır. Bugün birçok evde çocuklar adeta kutsanan figürlere, söz yerindeyse tanrılaştırılan çocuklara dönüşüyor.

Hırslı aileler ve proje çocuklar
Günümüz ebeveynliğinin en büyük sorununun çocukları proje olarak görme eğilimi olduğunu düşünüyorum. Toplumsal çöküş çoğu zaman sokakta görünür hale gelse de asıl başlangıç noktası evin içidir. Okul koridorlarında patlayan öfkenin, çocuk yaşta ortaya çıkan şiddetin izleri ilk aile yapısında aranmalıdır. Çünkü çocuk hayata ilk olarak evde bakar. Dünyayı önce anne-babasının gözünden tanır, insan ilişkilerini önce aile içinde öğrenir, sınırı da sevgiyi de ilk kez orada deneyimler. Bugün aile kurumu büyük bir dönüşüm yaşıyor. Ancak bu dönüşümün her yönü ilerleme anlamına gelmiyor. Tam tersine, modernleşme adı altında değerlerimiz sessizce tasfiye ediliyor. Bir çocuk dünyaya getirmek, evlat yetiştirmek sabır, emek, ahlak ve adanmışlık isteyen bir süreçken giderek daha fazla aile bunu bir prestij projesine dönüştürmüş durumda. Çocuklar vitrinde sergilenecek başarı hikâyeleri gibi görülüyor. Daha konuşmayı öğrenmeden kurslara yazdırılan, oyun çağında performansı ölçülen, kimliğini bulmadan yarışa sokulan çocuklar yetişiyor. Anaokulundan itibaren yabancı dil programları, sertifika dosyaları, başarı tabloları, özel yetenek planlamaları… Sanki çocuk büyütülmüyor da kariyer dosyası hazırlanıyor.
Burada itiraz ettiğimiz şey asla eğitim değil, niyet. Elbette çocuk iyi eğitim alsın, yeteneklerini geliştirsin, dünyaya hazırlansın. Ancak amacı hep kazanmak, öne çıkmak ve fark yaratmak olduğunda karakter, vicdan ve ahlak geri planda kalıyor. Bu dengeyi sağlamak oldukça mühim. Yoksa çocuk kendisini insan olmaktan ziyade performans makinesi olarak algılamaya başlıyor. Bir yandan teknolojinin de getirdiği olumsuzluklarla hayata hazırlıksız büyüyor. Kazanmayı biliyor ama kaybetmeyi bilmiyor. Konuşmayı biliyor ama dinlemeyi bilmiyor. Kendini savunuyor ama empati kurmayı bilmiyor. Sorumluluk verilmediği için özgürlüğü taşıyamıyor. Merhameti bilmediği için gücü sağlıklı kullanamıyor. Birlikte yaşamayı öğrenemiyor. Öyleyse “biz” duygusuna varamadan büyüyen, hep “ben” diyen çocuklardan, toplumu önceleyen bireyler çıkmasını beklemek ne kadar gerçekçi olabilir ki. Kahramanmaraş’taki olayda da görüldüğü gibi, meseleyi sadece eğitimle açıklamak mümkün değil. Babası emniyet mensubu, annesi öğretmen olan canileşen bir çocuk üzerinden konuşuyoruz.

Sorumlusu biziz
Bugün programlarda, panellerde, her yerde aile kavramı üzerinde duruluyor. Evliliklerin ve çocuk oranlarının düştüğünü, aile kurumunun öneminin azaldığını sürekli gündeme getiriyoruz. Ama kaçırdığımız birçok nokta var. Sayıyı artırmakla da olacak iş değil. Birçok genç evlilik planını yapıyor, evini de kuruyor, kariyer hedeflerini veya ekonomik gücünü de belirliyor fakat çocuk yetiştirmenin ne anlama geldiğini yeterince düşünmüyor. Ne yazık ki çağımızda çocuk genelde evliliğin doğal devamı, bazen sosyal baskının sonucu, bazen de eksik görülen hayat planının tamamlayıcısı gibi ele alınıyor. Oysa çocuk, boşluğu dolduracak ya da evliliklere keyif katacak bir unsur olarak görülmemeli, başlı başına emanet ve sorumluluk bilinciyle bakılmalı. Bu bilinçte ve olgunlukta olmayan yetişkinlerin evlenmesi, aile kurması oranları yükseltebilir ama sağlıklı nesiller inşa edemez. Tüm bunların üstüne bir diğer kırılma da gelenekten kopuşumuzdan dolayı yaşanıyor. Geçmiş yıllara baktığımızda çocuk anne babasıyla beraber büyükanne, büyükbaba, hala, amca, komşu, mahalle ve aile dostlarının da gözetiminde büyürdü. Evler de hayat tecrübesi de vardı. Geldiğimiz noktada çekirdek aileler yalnız, yorgun ve desteksiz. Kuşaklar arası bağ zayıfladı. Büyüklerin sözü sustu, algoritmalar konuşmaya başladı. Çocuklar ekranların terbiyesine bırakıldı. Bu muameleyi üzülerek söylemeliyim ki bir başkası gelip yapmadı. Bu toplumsal çürümeyi biz yaptık ve kendi ellerimizle büyüttük.

Ekranların yeni vesayeti
Aile içindeki boşluk derinleştikçe o boşluğu dolduran yeni bir güç ortaya çıktı. “Ekran.” Bugün birçok evde çocukların üçüncü ebeveyni artık telefon, tablet, oyun konsolu ve sosyal medya. Sessizce odalara giren bu dijital dünya, insanı istediği gibi biçimlendiren görünmez bir eğitim sistemine dönüştü. Sınırsız ekran süresi, online savaş oyunları, şiddeti ödül haline getiren dijital evrenler. Burada kaybetmenin bedeli yok her zaman yeniden başlama tuşu var. Gerçek hayatla sanal hayat arasındaki çizgi özellikle çocuk yaşlarda kolayca silinebiliyor.

Bir de buna mafya dizileri, suç estetize eden yapımlar, şiddeti karizma gibi sunan senaryolar, cinselliği ve zorbalığı normalleştiren yayınlar ekleniyor. Rap müziğin belirli bir bölümünde sürekli silah, uyuşturucu, para ve kadın üzerinden kurulan bir dil var. Elbette tek başına bir dizi ya da bir şarkı kimseyi suçlu yapmaz. Ama bunlar, zaten zayıflamış bir halde olan ahlaki zeminin üzerine dökülen benzin gibidir. Kötülüğü sıradanlaştırır. Bu nedenle “dizileri filmleri değiştirmeden toplumu değiştiremezsiniz” sözünü çok da abartılı bulmuyorum. Yasalar suçtan sonra devreye giriyor, kültür yasalardan hızlı işliyor ve zihni şekillendiriyor. Bu sorunlarla mücadele edilecekse yasama organları kadar RTÜK başta olmak üzere ilgili kurumlar özene görevini yapmalı. Şiddeti, suçu ve ahlaki çürümeyi sıradanlaştıran yayınlara karşı seyirci kalmamalı.

Okulda tersine dönen düzen
Okulu hepimiz bir ülkenin en güvenli limanı olarak biliriz. Aileden sonra çocuğun kendini emniyette hissettiği, bilgiyle birlikte kişilik kazandığı, hayata hazırlandığı bir yuvadır. Toplumun geleceğinin şekillendiği yerdir. Ne yazık ki bugün birçok okulda düzen tersine dönmüş durumda. Öğretmenin eğitim verdiği, yol gösterdiği ortamın dışında kendini sürekli açıklamak zorunda kaldığı bir atmosfer var. Otorite ile zorbalık, disiplin ile baskı birbirine karışmış durumda. Velilerin yersiz tutumları, her koşulda kendi çocuğunu haklı gören anlayış, hatayla yüzleşmeyi de saygıyı da ortadan kaldırdı. Öte yandan akran zorbalığı birçok okulda hâlâ yeterince ciddiye alınmıyor. Alay, dışlama, taciz, psikolojik baskı ve fiziksel yıldırma çoğu zaman “çocuklar arasında olur” denilerek geçiştiriliyor. İşte tam da bu görünmeyen ve küçümsenen kırılmalar, yarının büyük facialarına zemin hazırlıyor. Toplumsal bir çatlağa dönüşüyor. Okul ait olduğu değerlerle birlikte var olur. Adaletin, saygının, sınırın ve birlikte yaşamanın öğretildiği yer olursa ayakta kalır. Eğer bu vasfını kaybederse geriye eğitim kurumu değil, yalnızca duvarları olan bir bina kalır.

Yarın çok geç olabilir
Bütün bu tablo bize şunu söylüyor; Karşımızdaki sorun tek başına bir çocuk, tek başına bir aile, tek başına bir okul ya da tek başına bir ekran sorunu değildir. Her alana yayılan bir toplumsal aşınma söz konusudur. Çözüm de ancak topyekûn bir iradeyle mümkündür. Aile yeniden sorumluluğunu hatırlamalı, okul yeniden güvenin, disiplinin ve adaletin adresi olmalı. Öğretmen yeniden hak ettiği itibarı görmelidir. Medya, şiddeti çoğaltmadan toplumu onaran bir dil kurmalıdır. İlgili kurumlar görevini ertelemeden yapmalı, çocukları zehirleyen içeriklere karşı kararlı davranmalıdır. Hukuk hem koruyan hem caydıran yönüyle güçlü şekilde işlemelidir. Bir başka önemli mesele de şiddetin yayılma biçimidir. Olayların görüntülerini kontrolsüzce dolaşıma sokmak, faili sürekli konuşmak, yöntemleri ayrıntılarıyla anlatmak bazı zihinlerde karanlık bir taklit duygusu doğurabilir. Haber vermek başka şeydir, şiddeti yeniden üretmek başka. Bu çizgiyi korumak da hepimizin sorumluluğudur.
Türkiye’nin sosyolojisi değişiyor. Ne yazık ki her değişim ya da gelişim çağ atlama anlamına gelmiyor. Eğer bu düzenin iyi yönde değişmesi için her birimiz elinden gelen mücadeleyi vermezse bugünün sarsıcı haberleri yarının sıradan manşetlerine dönüşebilir. Asıl tehlike de toplumun buna alışmasıdır. Henüz geç değil ama vakit daralıyor. Bugün çürümeye dur demezsek, yarın çok geç olabilir.



