Uçakta gazetecilik krizi

Uçakta gazetecilik krizi
Bünyamin Aygün
bunyaminaygun@gmail.com

Günlerdir tartışıyoruz, Cumhurbaşkanı’nın uçağında soruların önceden hazırlandığı, gazetecilere verildiği ve hiçbir spontane soru sorulmadığı iddiaları gündemin tam ortasında. Kimi bu durumu İletişim Başkanlığı’nın operasyonu olarak görüyor, kimi “basın özgürlüğü” açısından ele alıyor.
Ama ben meseleyi farklı bir yerden ele alacağım, asıl sorumlu gazetecilerdir!
İletişim Başkanlığı’nın böyle bir yöntem tercih etmesi şaşırtıcı değil. Açık konuşmak gerekirse, onların görevi iktidarın algısını yönetmek. İtiraz edilebilecek asıl nokta burada değil. Asıl mesele, gazetecilerin buna itiraz etmemesi. Ayrıca Türkiye’de gazeteciliğin geldiği noktayı en iyi gösteren sahnelerden biridir bu.

Uçağa binmeyi kabul etmek

Öncelikle şu gerçeğin altını kalın kalın çizelim. O uçağa binmek kimse için mecburi değil. Kimseyi zorla bindirmiyorlar. Kapıda asker bekleyip “gelmezsen seni tutuklarız” diyen yok. Dolayısıyla orada olmak gazetecinin kendi iradesiyle verdiği bir karardır.
Peki neden kabul ederler? Çünkü o fotoğraf karesinde yer almak, “uçak ekibinden biri” olmak, iktidara en yakın gazeteciler arasında sayılmak prestij gibi sunulur. Aslında gazetecilik değil, bir tür kulüp üyeliğidir bu.

Emekçi değil, patronlar

Burada ayrıca altını çizmemiz gereken diğer nokta ise şu, uçağa devaet edilenler öyle günlük haber peşinde koşan emekçi muhabirler değil. Hepsi ya genel yayın yönetmeni, ya CEO, ya da kurumunun yıllardır gediklisi olmuş isimler.
Yani “Ben emir kuluydum, bana böyle yazdırdılar, eğer kabul etmezsem evime ekmek götüremezdim” diyecek konumda değiller. Tam tersine kurumlarında söz söyleme gücü olan gazeteciler bunlar. Kimi insan kaynaklarını yönetiyor, kimi yayın politikasını çiziyor, kimi bizzat gazetesinin ya da televizyonun patronluğunu yapıyor. Dolayısıyla kaçacak, saklanacak bahaneleri yok. Yaptıkları tercihin sorumluluğunu taşımak zorundalar.

Soru sormak yerine soru okumak

Bir gazeteci, mesleğini icra ederken en temel gücünü “soru sorma hakkı”ndan alır. Siz bu hakkı devrederseniz, artık gazeteci değil bir aktör, bir figüran olursunuz. Hazır metni eline alıp, “Sayın Cumhurbaşkanım, dış politika vizyonunuzu nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye soran kişi, aslında soru sormuyor sadece rolünü oynuyor.
Burada suç İletişim Başkanlığı’nda değil. Onların görevi zaten iktidarı parlatmak. Ama gazetecinin görevi iktidarı sorgulamak. Bu ayrımı bilmeyecek kadar cahil değiller, o yüzden işin bahanesi de olamaz.

Gerçek itiraz nerede?

Şimdi soralım, uçakta soruları önceden almak istemeyen bir gazeteci çıkıp “Hayır kardeşim, ben kendi sorumu kendim sorarım” diyemez miydi?
Diyebilirdi.
Ama demedi. Çünkü o anın tadı, o yolculuğun cazibesi, o yakınlığın sağladığı “erişim ayrıcalığı” her türlü meslek etiğinin önüne geçti. İşte bu yüzden asıl eleştiriyi, en sert şekilde gazetecilere yöneltmek gerekir.

Gazeteciliğin iflası

Şunu kabul edelim, bir ülkede medya iktidarın sözcülüğüne soyunabilir, propaganda aracı haline gelebilir. Bu eleştirilebilir ama şaşırtıcı değildir. Asıl skandal, meslek onurunu korumakla yükümlü olan gazetecilerin, hiçbir baskı olmadan, kendi rızalarıyla buna alet olmalarıdır.
Gazetecilikte tarafsızlık bir kenara, en temel erdem sorgulamaktır. Sorgulamayan gazeteci, gazeteci değildir. Uçakta yaşanan budur, gazeteciliğin topluca iflası. Dolayısıyla bugün hedefi sadece İletişim Başkanlığı’na çevirmek, bu hikayenin yarısını görmektir. Gerçek soru şudur, gazeteciler neden Cumhurbaşkanı, Bakan gibi siyasilerin uçaklarına binmek için birbirleriyle yarışıyor?

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu