
Savunma sanayiindeki Türk mucizesi nasıl doğdu?

Savunma sanayiindeki Türk mucizesi nasıl doğdu?
Bünyamin Aygün
bunyaminaygun@gmail.com
Türkiye savunma sanayiinde son yıllarda dünyanın dikkatle izlediği alanlardan biri haline geldi. Bir zamanlar en temel savunma ihtiyaçlarını bile dışarıdan satın almak zorunda kalan, piyade tüfeği G3 vidasına bile amborgo uygulanan bir ülke, bugün kendi insansız hava araçlarını, füze sistemlerini, elektronik harp teknolojilerini ve deniz platformlarını geliştirebiliyor. Daha da önemlisi, bunları onlarca ülkeye ihraç ederek küresel pazarda söz sahibi olabiliyor. Bu tablo elbette tesadüf değil. Ancak savunma sanayiindeki başarıyı sadece son yılların ürünü gibi görmek de doğru olmaz. Bugün elde edilen sonuçların temelinde yüz yıl öncesine dayanan ama özellikle de yaklaşık kırk yıllık bir kurumsal birikim ve stratejik planlama yatıyor.

Ambargolardan alınan ders
Türkiye’nin savunma sanayiinde yerli üretime yönelmesinin arkasında ideolojinin ötesinde daha somut nedenler var. Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında Türkiye’ye uygulanan ambargolar, dışa bağımlılığın ne kadar ciddi riskler taşıdığını net bir şekilde ortaya koydu. Öyle ki 1974 Kıbrıs harekatı sonrası ABD’den alınan nispeten basit G3 marka piyade tüfeğinin “pim” diye tabir edilen vidalarına bile amborgo uygulanmıştı.
Bir ülke savaş uçağını satın alabilir, tankını ithal edebilir, mühimmatını dışarıdan temin edebilir. Ancak kritik bir anda o ürünlerin bakımını, yedek parçasını veya mühimmatını alamıyorsa, sahip olduğu sistemlerin önemli bir kısmı tam da işe yarayacağı bir anda işlevsiz hale gelebilir.
İşte bu nedenle 1985 yılında Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı kuruldu. O yıllarda bu kurumun görevi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaçlarını karşılamaktı. Ancak asıl hedef, Türkiye’nin kendi savunma ekosistemini oluşturmasını sağlamaktı.Bugün geriye dönüp baktığımızda, bu kararın ne kadar stratejik olduğu daha net anlaşılıyor.
Başarıyı getiren özel model 2010 yılından sonra geldi
Savunma sanayii “sıradan bir sanayi sektörü” demek doğru olmaz. Bir otomobil fabrikasının yatırım süresiyle bir savaş uçağı projesinin geliştirme süresi arasında büyük fark var. Savunma projeleri yıllar hatta bazen on yıllar gerektiriyor. Bu nedenle devlet, SSB’nin önünü açmak için kuruma bazı özel yetkiler verdi. Amaç bürokratik süreçleri azaltmak, hızlı karar alabilmek ve uzun vadeli projeleri kesintisiz sürdürebilmekti. Bu model sayesinde yıllar boyunca önemli sonuçlar elde edildi. Özellikle 2010’dan itibaren savunma projelerinde dış alımdan ortak üretime, ortak üretimden ise yerli üretime geçiş hızlandı. Bugün Türkiye’nin savunma ihracatında ulaştığı rakamlar, o dönemde atılan adımların bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor.

Savunma sanayii nasıl büyüdü?
Başarı hikayesinin birkaç temel ayağı bulunuyor. Birincisi, siyasi iradenin uzun yıllar boyunca savunma sanayiini stratejik bir alan olarak görmesi.
İkincisi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaçlarını doğru tanımlayan ve sektörle koordinasyon sağlayan bir yapının oluşturulması.
Üçüncüsü ise Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı bünyesindeki şirketlerin zaman içinde ciddi bir teknoloji ve üretim kapasitesi kazanması.
ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN ve HAVELSAN gibi şirketler bugün yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın da takip ettiği kurumlar arasında yer alıyor.
Ancak bütün bu başarıların arkasında görünmeyen bir unsur daha var, kurumsal yönetim.

Çelik, kod ve inat
Savunma Sanayii Başkanlığı’nın yapısında da son yıllarda önemli değişiklikler yapıldı. Kurumun bağlı olduğu yapı değişti, bazı yetkiler yeniden düzenlendi ve yeni görev alanları tanımlandı. Bunların bir kısmı savunma sanayiinin hareket kabiliyetini artırmayı hedefliyordu. Özellikle Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı ve diğer güvenlik kurumlarının ihtiyaçlarının da aynı sistem içerisinde karşılanabilmesinin önü açıldı.
Bu yaklaşımın önemli avantajları bulunuyor. Güvenlik alanındaki ihtiyaçların tek merkezden planlanması hem kaynak kullanımında hem de teknoloji geliştirme süreçlerinde verimlilik sağlayor. Ancak burada dikkat edilmesi gereken başka bir konu da var. Savunma sanayiinde alanında büyüme bütçe büyüklüğüyle ölçülemez. Karar alma süreçlerinin şeffaflığı, kurumsal hafızanın korunması ve denetim mekanizmalarının etkinliği de en az üretim kadar önemlidir.

S-400 Örneğinin gösterdiği gerçek
Savunma projelerine teknik proje olarak bakmak da doğru değildir. Bir ülke, hava savunma sistemi satın alırken sadece menzile, radar kabiliyetine veya maliyete bakmaz. Aynı zamanda dış politika, diplomasi, ittifak ilişkileri ve ekonomik sonuçlar da değerlendirir. Türkiye’nin S-400 süreci bunun en somut örneklerinden biri oldu. Türkiye sistem satın aldı, bedelini ödedi ancak sonrasında ortaya çıkan uluslararası krizler, savunma kararlarının ne kadar çok boyutlu olduğunu bir kez daha gösterdi. Kişisel olarak bu tutumu desteklediğimi söyleyemem ama uluslararası ilişkilerin realitesi bu. Bu nedenle geçmişte savunma alımlarını daha geniş perspektiften değerlendirmek amacıyla oluşturulan koordinasyon mekanizmalarının neden kurulduğunu bugün daha iyi anlayabiliyoruz. Çünkü savunma sanayiinde alınan bir karar yalnızca bugünü değil, gelecek on yılları etkileyebiliyor.

Sayılar kadar niteliğe de bakmak gerekir
Savunma sanayiinde son yıllarda sık sık ihracat rakamları konuşuluyor. Elbette ihracat önemlidir. Ancak asıl mesele sadece kaç milyar dolarlık satış yapıldığı mı sizce? Tabii ki hayır! Önemli olan hangi teknolojilerin geliştirildiği, kritik bileşenlerde dışa bağımlılığın ne ölçüde azaltıldığı ve sektörün ne kadar sürdürülebilir hale geldiğidir. Şunu da belirtmekte fayda var, savunma sanayiinde güçlü olmak ürün satabilmekten geçmez.Ürettiğiniz ürünleri tasarlayan, geliştiren ve sürekli yenileyen insan kaynağını yetiştirebilmek en önemlisidir. Bugün, “süper güç” diye anılan gelişmiş beş on ülke aynen bunu yapıyor.Bu nedenle son yıllarda savunma alanındaki eğitim ve insan kaynağı yatırımları da en az yeni projeler kadar kritik hale gelmiştir.

Gücün şifresi?
Tabiki bugün artık Türkiye savunma sanayiinde önemli bir eşiği aşmış durumda. Artık konu, “üretebilir miyiz?” noktasını çoktan geçti. Asıl mesele, bu başarıyı gelecek on yıllara taşıyabilecek kurumsal yapıyı koruyabilecek miyiz?
Bu nedenle güçlü şirketler, yüksek bütçeler veya etkileyici ürünleri görmezden gelmeden bu saydıklarımı yöneten kurumların sağlıklı işlemesi, stratejik aklın korunması ve karar süreçlerinin doğru kurgulanması gerekir.
Hiç kuşku yok ki, Türkiye’nin savunma sanayiindeki yükselişi önemli bir başarı hikayesidir.
Ancak bundan sonraki dönemde başarının ölçüsü, bu başarıyı mümkün kılan kurumsal yapının ne kadar güçlendirilebildiğiyle doğru orantılı olacaktır. Geçmişte Nuri Paşa’nın (Nuri Killigil) tecrübesinde gördüğümüz gibi, savunma sanayiinde gerçekten güçlü olmak fabrikalarla olmuyor. Gücün şifresi, bilgi, teknoloji ve insan kaynağında yatıyor. Kısaca güç aslında kurumlarda da üretilir.
Ve bazen bir ülkenin geleceğini belirleyen şey, imal ettiği silahlardan çok o silahların nasıl bir sistem içinde üretildiğidir.



